May
6
2012
Yıllar geçmişti üstünden ama kölelik hala bitmemişti.
Ben bir köle tüccarıydım. Parça parça sattım herşeyimi.
Hayallerimi hayatın günlük telaşına,
Gözlerimi bir güzel kıza,
Ellerimi bu satırlara…
Umudumu acı gerçeklere,
Sözlerimi sevdiklerime,
Mahçubiyetimi bir kaç kadeh içkiye…
Neşemi ve huzurumu tam satacaktım,
Tam harika bir alıcı bulmuştum ki onlara,
Kaçtılar…
Kalbim çok büyüktü, parça parça sattım.
Sevgimi üç-beş çapulcuya,
Güvenimi birkaç kalleşe,
Şaşkınlığımı yaşadığım sıradışı şeylere…
En kıymetli kölem aşkımdı belki ama
Kime sattıysam geri getirdi onu.
Aynı aşkı dört-beş kere sattım böylece…
Mutluluğum çok ucuza gitti, çok daha fazla ederdi halbuki…
Ve sonunda geldim dibe…
Elimde, kimsenin istemediği, hüzün, korku, öfkeyle.
Başkalarına zincirlenmiş duygu ve düşüncelerimle sıkıştım kaldım hayatın içinde.
Öylece öldüm bir sessizlikte.
Bir gece isyan başladı içimde
Önce gözlerim kırdı zincirlerini, sonra hayallerim ve sonra diğerleri.
Tekrar toplandılar biryerde ve özgür bir beden yarattılar kendilerine
Kölelik bitti!
Comments Off | tags: alıcı, aşk, çapulcu, değerli, düşünce, duygu, el, gerçek, göz, güven, güzel, hayal, hayat, hüzün, huzur, içki, isyan, kadeh, kalp, kız, köle, korku, mahçup, mutluluk, neşe, öfke, ölüm, özgür, şaşkın, satıcı, satır, satış, sevgi, söz, telaş, tüccar, ucuz, umut, zincir
Apr
25
2012
Çimenlerin üstünde uzanıyorum. Sırtımı yaslamışım dünyaya, tüm dünya ardımda… Öyle hafifim ki, üstümdeki tatlı ağırlığın olmasa sanki göğe yükseleceğim.
Toprağın tatlı serinliği, rüzgarın yüzümü okşayan esintisi ve sevgilinin dokunduğu yeri sakinleştiren elleri… “İnsanın çok da birşeye ihtiyacı yok bu hayatta” dedirten bir keyif.
Dünyada savaş yok bugün. Aç, açıkta kimse yok. Senin, yani sevgilinin gözlerinden daha güzel hiçbirşey yok…
Gözbebeğinin tam ortasında taşıyorsun beni. Gözlerimizden uyku akıyor. Bu akıntı biraz ileride bir şelaleye dönüşüp boşluğa dökülüyor.
Birlikte dökülüyoruz rüyalara…
Elimden tutuyorsun hep orada. Ellerin beni rahatlatıyor. Onlarla tutunuyorum hayata… Kızıl renkli güneşin, batmadan, gökkubbede döndüğü bir masal kentine götürüyorsun beni. Tıpkı eski günlerdeki gibi, güneş herşeyden yüce bu kentte.
İnsanlar hep doğayı taklit eder ya, burada da öyle. Ama artık bir gündüz bir gece değil hayat. İnsanlar da öyle bir güneşe bir aya benzemiyor haliyle.
Elimi iyice sıkıp ”Sana bir şey göstereceğim” diyorsun. Bir çocuğun yeni keşfettiği birşeyi paylaşırkenki heyecanı var yüzünde.
“Koş benimle şimdi” diyorsun.
Koşup koşup sıçrıyoruz. İnanamıyorum ama uçuyoruz!
Kızıl güneşin hiç batmadığı gökyüzünde, sen dolu dolu gözlerinle kentini izlerken ben aşkla sana bakıyorum. Sana baktığımın farkına bile varmıyorsun. Bütün doğallığın ve iştahınla bu anın tadını çıkarıyorsun. O çocuksu heyecanla, sana ait bu masal diyarını bana gösteriyorsun.
Bu masal şehre aşık olmamı istiyorsun ama olmuyor… Ben, malesef, sana aşık oluyorum…
Biraz daha ısrar edip, sonra sen de halinden memnun, başını omzuma yaslayıp elini hafifçe göğsüme bastırıyorsun. Süzülerek tekrar çimenlerin üstüne iniyoruz…
O günden beri her gün, o masal diyarının kapılarından içeri, şehrin prensi olarak giriyorum. Prensesim, seni seviyorum…
Comments Off | tags: aç, açlık, aşk, ay, çimen, çocuk, doğa, dünya, el, esinti, gökyüzü, göz, gözbebeği, güneş, hayat, kent, keyif, kızıl, koşu, masal, omuz, rüya, rüzgar, savaş, şehir, şelale, sevgili, toprak, uçmak, uyku
Apr
10
2012
Rüzgar rahat bıraksa yağmur usulca yağacak ama bırakmıyor. Her damlayı bir o yana bir bu yana çekiştiriyor. Yağmurun bu gökyüzünden yeryüzüne uzanan hikayesi malesef erken bir sonla benim yüzümde bitiyor…
Bu yağmurlu havada onunla buluşacağız. Kimbilir yine neler neler konuşacağız.
Sokağın başından sonuna kadar yürümek sırılsıklam olmama yetiyor. Buluşacağımız mekana giriyorum. Herzamanki gibi beni beklemeden başlamış içmeye… Bir süre görmemezlikten geliyor, sonra bana hiç dönmeden sokağa bakarak anlatmaya başlıyor:
- Yağmuru severim, ama güneş çıkar çıkmaz da gökkuşağını arar gözlerim. Tıpkı fahişelerle yaşadığım kısa süreli ilişkiler gibidir yağmurla ilişkim…
Kafası güzel. Benimki değil. Benim kafam hiç güzel değil. Benim kafam çirkin…
Devam ediyor:
- Bir ömür yetecek kadar aşk var sandım önceleri…
Bu gece de her zamanki gibi onun gecesi. Keyfi yerinde.
- Ona olan aşkım buharlaştı gün geçtikçe… Arkadaşlar uyarıyorlardı. Aşktan tasarruf yapmanın yollarını anlatıyorlardı ama ben dinlemiyordum.
Dostlarının söylediği ve onu en sinirlendiren cümleyi alaycı bir tavırla tekrar etti: “Aşkınızı boşa tüketmeyin.”
- Bense dolu dolu aşkı severim. Aşk öyle idareli kullanılacak birşey değildir.
Sevdim onu, hem de deli gibi… Aldığım nefesin birazını hep ona sakladım nefesi tükenirse diye…
Ve bitti… Bir damla aşk kalmadı yüzümde. Meymenetsiz bu suratım kaldı geriye… Bütün o aşk buharlaştı. Sonra soğuk bir yalnızlığa çarptı ve yeniden yoğunlaştı. Yağmur oldu, başka bir güzelin yüzüne tekrar yağdı…
Aşk bitmez. Doğanın bu kusursuz döngüsünde döner durur. Benim başım döner, onun eli terler. Bir yerde yeniden yoğunlaşır, yeniden buharlaşır, tekrar yoğunlaşır…
Eğer hep onunlaysan, evet hep buharlaşır ama hep yine onda yoğunlaşır…
…
Buraya gelirken onunla konuşmak için afilli bir hikaye seçmiştim. Sustum kaldım…
Comments Off | tags: arkadaş, aşk, buhar, çakırkeyif, deli, doğa, fahişe, gökkuşağı, güzel, kadın, meymenet, nefes, sarhoş, sokak, surat, tasarruf, yağmur, yoğun
Jan
26
2012
- Ben çiçekleri çok severim. Beni çok mutlu ederler. Bir dahaki sefere bana çiçek alır mısınız?
Kabul, her kadın çiçekleri sever ama onun gibi değil…
O günden beri, elimde çiçeklerle gidiyorum evine.
Tatlı kadın… İzin verse aşık bile olabilirdim. Altmışında bir güzel insan. Kocasını geçen sene kaybetmiş…
Bir röportaj için gitmiştim evine. Röportaj sonrası kapıda teşekkür ettiğimde, heyecanlı tedirgin bir ses tonuyla “Bu kadar mı?” demişti.
- Benim daha anlatacağım çok şey var. Lütfen yine gelin.
Anlamıştım. Yalnızlıktan sıkılmıştı. O tatlı sohbetini dinlemek bana ne kaybettirirdi ki? Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu. Hem evim de yakındı. “Tamam” dedim. Haftada bir iki kere akşamları uğramaya karar verdim. Elim boş gittiğim bir kaç ziyaretimden sonra söyledi bu sözleri. Çiçekleri ne kadar sevdiğini…
- Öyle pahallı çiçekler istemem. Köşedeki çiçekçiye bana aldığınızı söylerseniz o size bir buket hazırlayıverir.
Altmış yılda hiç mi kirlenmez bir kadın? Hiç mi çirkinleşmez? Geri çevirebileceğim bir istek değildi bu. Doğrusu utandım. Bir kadını çiçek istemek zorunda bırakan kabalığıma kızdım. İki gün sonra, iş çıkışı, eve giderken elimde çiçeklerle çaldım kapısını. Dediği gibi yapmıştım. Köşede çiçek satan adamdan almıştım çiçekleri.
Çiçekçi de bir garipti. Parayı kabul etmedi. “Bu benden olsun, bir dahaki sefere verirsiniz” dedi. Hiçbirşey anlamamıştım. Müşteriyi kendine bağlamak için geliştirilmiş bir taktik miydi bu acaba.
Kapıyı açtı. Oldukça özenli giyinmiş, hafiften bir makyaj yapmıştı. Çiçekleri görünce gözleri doldu.
- Aman Allahım ne güzel çiçekler bunlar! Çok teşekkür ederim.
Onun mutluluğunu görseydiniz anlardınız “Ben çiçekleri çok severim” derken ne demek istediğini.
Önce beni koltuğa buyur etti. Sonra, yaşına göre telaşlı adımlarla mutfağa gidip vazoya koyduğu çiçeklerle geri geldi. Yüzündeki tebessüm, yıllardır beklenen eski sevgiliye kavuşma anında görülebilecek türdendi. Benim gibi genç bir adama hizmet etmekten hiç gocunmadan, çayı ve kendi pişirdiği kurabiyeleri servis etti.
- Bir erkeği açken seni dinlemeye mahkum etmek ona yapılacak en büyük kötülüktür dedi gülümseyerek.
Kurabiyeler gerçekten çok lezzetliydi.
Hikayeler anlattı, dinledim. Yoğun duygularla geçen birkaç saatin ardından evime dönmek için kalktım. Bazen farklı bir yoğunluk kaplar ya içinizi, öyleydim. Hani hayatta bambaşka bir boyuta geçmiş gibi…
Kapıda ayakkabılarım giymeye hazır bir şekilde bana doğru çevrilmişti. Bu ne güzel bir gelenekti! Paltoma uzandı. Giymem için elinde tutuyordu. Bu yaşta bir kadının paltomu tutmasını kabul edemezdim ama ısrar etti. Reddetmek mi daha kibar bir davranış yoksa kabul etmek mi diye düşünürken kararlı bir tavırla “Bu evden hiçbir erkek paltosunu kendi giyerek çıkmadı” dedi. O paltomu tuttu ben giydim. O gün, bir garip sarıp sarmaladı yıllardır giydiğim o palto beni. Ayakkabılarımı bağlarken aynı telaşlı adımlarla mutfağa yöneldi.
- Bir saniye, bir saniye!
Küçük bir kese kağıdıyla geri geldi.
- Bir kaç kurabiye koydum. Evde çayla yersiniz.
Uzun zamandır kendimi hiç bu kadar özel hissetmemiştim. Birkaç güne tekrar görüşmek üzere, teşekkür edip ayrıldım.
Comments Off | tags: aşk, buket, çay, çiçek, çiçekçi, erkek, güzellik, iyilik, kadın, kapı, koca, kurabiye, lezzet, makyaj, palto, röportaj, sohbet, vazo, yalnız
Jan
18
2012
- Çok bastırmadan yazmaya çalış olur mu?
Yorulmuştu biraz. Elinde kahvesi, dalgın gözlerle camdan dışarıyı seyrederken aklına geldi ilkokul öğretmeninin bu tavsiyesi. Sonra, kısa bir süreliğine ilk ders gününe kaydı aklı. Allahım, nasıl bir gündü o! Önlükler, içlerinde çocuklar; tebeşirler ve onları tutan usta eller, diğer adıyla öğretmenler; fişler, abaküsler, kalemler, defterler ve daha neler neler… Bütün bunları yabancılamayan tek kişiydi öğretmen.
Yazmaya çalışırken öyle bastırıyordu ki sürekli kaleminin ucu kırılıyordu. Yazmak ne zor şeydi öyle…
Yaşadığı hayatı düşündü. Yaşadıklarıyla doldurduğu bir defterdi hayat. Ve ne zaman bir şeyleri bastırarak yazmaya kalksa hep ucu kırıldı kaleminin. Bazı yaşanılanları silmek istese de öyle bastırmış oluyordu ki bir şekilde izi kalıyordu. Silmemeye, silinmeyen kalemlerle yazmaya karar verdi sonraları. Nasıl olsa bir şekilde izi kalıyordu hayatın ve üstüne yazmak yeni yazılanı çirkin gösteriyordu.
Bunları düşünürken bir karga takıldı gözüne. Bir kavanozun dibindeki yiyeceğe ulaşmaya çalışıyordu. Bir belgesel izler gibi izlemeye başladı karganın maceralarını. Bir anda onun dünyasında yaşamaya başladı.
Böyle birisiydi işte. Şu an onun için dünyada bir o, bir de karga vardı. Kahvesinden bir yudum aldı. Karga da isterdi onun kadar kolay ulaşmayı yemeğine ama olmuyordu. Sekerek kavanozdan uzaklaştı. “Galiba pes etti.” diye geçirdi içinden
Hayır, pes etmemişti! Gagasıyla biraz ilerideki dal parçasını kavradı. Sonra tekrar kavanozun yanına geldi. Bir kaç başarısız denemeden sonra usulca öğlen yemeğini kavanozdan dışarı çekti.
Şaşkın, bakakaldı. Sonra kahvesinden bir yudum daha aldı. Tekrar karamsarlık kapladı içini:
“Aptal karga! birazdan gaganda yemeğinle bir dala konacaksın. Oradan bir tilki geçiyor olacak. Sana sesinin ne kadar güzel olduğunu söyleyecek. İnanıp ‘gak’ diyeceksin ve yemeğini tilki yiyecek.”
Öyle ya masal böyleydi. Hayat da…
Aslında kızdığı karga değil kendisiydi. Hayatım dediği o defteri aptallıkları ve hep inandığı o kurnaz tilkilerle doluydu.
Sinirlenmeye başladı. Hayat bu muydu yani? Bu muydu çocuklarımıza öğrettiğimiz. ‘Güzel sözlere, iltifatlara inanma, yoksa peynirini tilki yer.’
“Bravo biz koca koca insanlara” diye geçirdi içinden.
Üzüntüsü, şaşkınlığı, öfkesi geçti…
Hayat bu değildi. Ama buysa da, aptal karga olmak kurnaz tilki olmaktan yeğdi. Yanlış olan tilkiydi, o güzel söze inanan karga değil… Kendini sorgulamayı bıraktı. Tilkiye hakkını teslim edip hayat defterinde yeni bir sayfa açmak istedi ama yapamadı. Parmakları kupkuruydu. Bir türlü tutup çeviremedi o eski sayfayı. Sonra tekrar kargaya baktı ve gülümsedi… Kuru parmaklarını diliyle hafifçe ıslatıp çevirdi sayfayı.
Hiç birşey yazmadı o gün ama yarın yazmaya devam edecekse kaldığı yer belli olsun diye avucuyla iyice bastırdı defterin cilt yerine…
Kargalar oldukça zeki ve uzun yaşayan hayvanlardı ama masal nedense aptallıklarına vurgu yapmaktaydı.
Comments Off | tags: abaküs, aptal, aşk, defter, gaga, kahve, kalem, karga, kavanoz, kurnaz, kurşun, öğretmen, okul, tebeşir, tilki, yorgun
Dec
7
2011
- Aşkın zengin, ayrılığın fakir olur senin!
Böyle demişti yıllar önce ona ilanı aşk eden adama. Aşık adamın ağzı iyi laf yapar ya, hemen cevaplamıştı:
- Sen bunu niye dert ediyorsun ki… Aşkım senin, ayrılığın benim nasıl olsa… Bırak onu ben düşüneyim, sen tadını çıkartsana!
Çok fazla direnmedi kadın:
- Olmaz öyle, hayat müşterek. Aşkı da ayrılığı da bölüşeceğiz!
Adam, bu lafının üstüne tüm gücüyle sarıldı kadına. Dudaklarını kadının omuz çukuruna dayadı, gözlerini kapattı. Çenesini güçlükle adamın omuzuna atabilmişti kadın. Gözlerini açtı.
Gökyüzünde rüzgardan hışırdayan ağaç yaprakları…
O sırada parktan geçmekte olan yaşlı adam uzun uzun baktı bu sarmaş dolaş çifte. Sonbahardı; Aşkın öyle ortalıkta cirit attığı bir mevsim değildi yani. Bastonuyla ağaçları gösterip,
- Rüzgardan saçları dağılan sarışın çocuklar bunlar diye seslendi ihtiyar.
Birbirlerini bırakmadan yaşlı adama döndüler:
- ‘Altın yaz’ bunun adı… diye bağırdı ve yoluna devam etti
Ağaçların dallarında, yollarda, kaldırımda, bankta altın sarısı sonbahar yaprakları…
Altın yazda başladı aşkları.
…
Aylar sonra, mevsim yalancı bahardı.
İkisi de sözünü tutamadı.
- Hoşçakal! dedi ve uzaklaştı kadın.
Adam arkasından ağlamaklı bağırdı:
- Neden?
Kadın, aşkını geri isteyen adama, ondan geriye kalan fakir ayrılığı fırlattı.
Altın yazda başladı aşkları…
Aşk böyle bir şeydi. Yaprağın kurumasına değil altın sarısı rengine odaklanmaktı…
Ama marifet aşık olmakta değil, aşkı yaşamaktaydı.
Adam kadına, ihtiyar hep hayata aşıktı. Kadınlarsa aşık olduğu o koca hayatın küçük ama güzel bir parçasıydı…
Comments Off | tags: ağaç, altın, aşk, ayrılık, bahar, baston, fakir, hayat, ihtiyar, kadın, mevsim, rüzgar, sarı, sarışın, sevgili, sevmek, sonbahar, yaprak, yaşlı, yaz, zengin
Sep
25
2011
- İlişki dediğin mesafeleri yönetmek demektir biraz da…
Ortasından girdi konuya yine. Şimdi anla anlayabilrisen, başı nasıl, sonu nerede…
Boğazımdan içime dökülen içki, laf olup ağzımdan geri çıkıyordu:
- Yürütemedik.
Benim ağır aksak konuyu anlatmamı beklemedi:
- Yürütemedik değil, yürütmediniz! Sizin ilişkiniz yılları devirdi. Emeklemeyi çoktan geçmişti. Gayet güzel yürüyordu… Ama bırakmadınız ki yürüsün! Çelmeler, tekmeler, çekiştirmeler…
Ne kadar kırılgan olduğumun farkında değil mi? Neden böyle insafsızca üstüme geliyor? Ben, buraya anlaşılmak, hatta benim kelimelerimmiş gibi onun ağzından anlatılmak için gelmiştim ama şu ana kadar sadece azar işittim:
- Yürütememişlermiş!
İçkisinden bir yudum, hemen peşinden sigarasından bir nefes alıyor. Biraz sakinleşiyor. Başım önümde. Üzüntümü anlamadı galiba…
- İlişki dediğin mesafeleri yönetmek demektir biraz da… Her ilişki bir yerlere gider ve sen, yol işçisisindir aslında. O yürüsün diye yol döşersin arnavut taşlardan. Sonra kimbilir daha kimlerle geçersin üstünden… Her ilişkide biraz yürümeli biraz da taş döşemeli yol bitmesin diye. Senin yaşlarında zordur bu. Çünkü yol yoktur. O yüzden biter birliktelikler. Yaşlandıkça döşenmiş yollardan geçer yeni ilişkiler. Hiç bitmez o yol sanırsın ama biter. Eğer her gün bir taş koymazsan o ilişki de biter. Çünkü sevmelerin hızı da değişir. Hazır yolda hızlı sever insanlar. Yani diyeceğim o ki yola, hıza ve aranızdaki mesafeye dikkat et ilişkilerinde… Sonsuz ilişkiler için her gün birkaç taş döşe…
Bir dursa, bir yudum içki alsa da şu söylediklerini bir sindirsem diyorum. Dediğimi duyuyor sanki. Bir süre sonra sessizliği bozan yine o oluyor:
- Ayrılık dediğin o mesafenin sonsuza açılması, yürümemek veya yolun bitmesi demektir. Bazen hepsi… Aranızdaki mesafe artıyorsa kimin gittiğinin ne önemi var ki… Hoop doğru yolun başına. Baştan başla bakalım yeni bir sevgiliyle hayata…
- Yürütememişlermiş!
Sinirli sinirli kalkıp gidiyor masadan. Bana ağlayacak bir fırsat bile bırakmıyor. Söyledikleri beynimin duvarlarına çarpıyor sürekli.
Boğazımdan içime dökülen içki, yaş olup yanağımdan süzülüyor…
Comments Off | tags: ağlamak, aşk, ayrılık, çakırkeyif, hayat, hız, insan, mesafe, sarhoş, sevgili, sevmek, taş, yol
Sep
8
2011
Günlerdir yoğun bakımdayım. Sorun kalbim… Ne teşhis koyabiliyorlar, ne de bir çözüm bulabiliyorlar. Testler, kontroller… İlaç vermeden sadece gözlemliyorlar.
Kalbim aksak bir ritimde çalıyor hayat albümümün son şarkısını. Oysa benim derdim başka. Ben eski sevgililerimi düşünüyorum. Kimler dinledi onun şarkılarını? Hangi sevgililer eşlik etti onun ritimlerine? Onların da kalbi attı mı aynı ritimde?
Kontrol zamanı… Kalabalık bir grup giriyor odaya. Bulguları tartışıyorlar. Bu sefer sessizce dinleyeyim diyorum ama yine dayanamıyorum:
- Doktor sen ne anlatıyorsun! Bir kadın, almış eline kalbimi, olanca gücüyle sıkıyor diyorum! Kan sızıyor parmaklarının arasından diyorum. Benim kanım…
Tepki vermeden tartışmaya devam ediyorlar. Söylediklerimi kimse duymuyor!
- Canım çok yanıyor. Uyutun beni, ilaç verin bana! Hissetmeyeyim bunları, bilmeyeyim kalbimin acıdığını!
Öğrencilerden birisi kalp ritmimin düzensizliği ile ilgili bir tespitte bulunuyor ve profesörün takdirini kazanıyor.
- Bana neyin iyi geleceğini biliyorum, çekilin başımdan! İstemiyorum testlerinizi. Bırakın beni!
Bütün bu hortumları kabloları söküp, koşarak burayı terketmek istiyorum ama nafile kıpırdayamıyorum.
- Onu getirin bana. Son kez dokunsun bana. Hissetsin, hissedeyim… Kimse duymuyor ki sesimi!
Bir süre daha tartışıp odayı terkediyorlar. Bir kaç tıbbi cihaz sesiyle başbaşa kalıyorum yine…
Bitkisel hayat diyorlar bulunduğum duruma. Ben güneşe bile dönemiyorum oysa.
Sanırım artık yaşadığım hayatla yüzleşmenin vakti geldi. şu anki yalnızlığıma bakılacak olursa, kendimiz çalıp kendimiz oynamışız yıllarca.
Bu gerçek kalbimi hızlandırıyor. Hemşireler odaya dalıyor. Doktora telefon açılıyor. Koşarak odaya giriyor doktor.
-Doktor, anlatmaya çalıştım ama dinlemedin ki… Benden bu kadar doktor, hoşçakal!
Gitgide hızlanan, sonra aniden biten bir parçaymış son şarkım. Kendim çalıp kendim oynamışım yıllarca. Bütün sevgililerim; Bu son şarkı onlara…
Melek falan gelip almıyor beni. Yalnız gidiyorum öteki dünyaya…
Comments Off | tags: aşk, Bakım, doktor, el, hayat, Hemşire, kadın, kalp, melek, ölüm, ritm, şarkı, sevgili, teşhis, tetkik, veda, yoğun
Aug
5
2011
Ayakkabıma sakız yapışmış.
Güneş henüz batmış, şehrin ateşi yavaş yavaş düşmeye başlamıştı. Sokaklar, yeni bir buluşmaya hazırlanan kadınlar gibi makyajını tazeliyordu. Gecenin, gündüzle savaşan kahraman şövalyeleri, gölgeler, şehrin her köşesinde efendilerini karşıladı.
Böyle bir yaz akşamında, tatlı bir esintiyle oynaşıyordum. O saçımı bozuyor ben düzeltiyordum. O üstümü başımı uçuruyor, ben tutuyordum. Bir yandan da yaşadığım o güzel aşkı düşünüyordum:
Üstüne aşk doğmuş küçük dünyamı, sabahın huzurunu, aşkın insanın gözünü alan ama yakmayan halini…
İlk günlerimizin en kısa tarifi: Birbirini hiç yaşamamış iki yorgun hayatın birbirine sunduğu tazelikti. Onun en belirgin özelliği, hayatın ciddiyetine karşı ağzındaki sakızla şişirdiği balonlardı. Öpmeden önce eline alır, parmak uçlarında yükselir, bir nefes dolusu öper, sonra tekrar ağzına atardı. Yaşamak, onun sakız kokan ağzından öpülmekti benim için…
Aylar geçti. Aşk öğlen güneşi gibi yakmaya başlamıştı. Olmadığı yerde bile herşeyin merkezindeydi. Onu beklemek her zaman heyecanlı bir telaştı. Gelirdi, sakızı eline alır, parmak uçlarında yükselip ellerini boynuma dolar, öperdi… Nefes alıp vermeler sıklaşmış, öpücükler kısalmıştı. Parmak uçlarından inerken sakızı benim ağzıma verirdi. Yaşamak o öpücüğün yolunu gözlemekti o zamanlar…
Bir yılı aşkın bir süredir birlikteydik. aynı evin içinde, aynı hayallerin peşindeydik. Sakızlı muhallebi yapıyordu mutfakta. Arkasından yaklaşıp sarıldım ona. Boynundaki öpücüğüm teşekkürümdü bana tatlı hazırlayan kadına. Yüzünü bana döndü kollarımın arasında. Öptü… Öpücüğünün başında onun ağzındaki sakız, sonunda benim ağzımdaydı. Bu, mutfaktaki bir kadının erkeğine hazırladığı hediye için yalnız kalma arzusuydu. Keyifle yerime döndüm.
Şimdi ayakkabımın tabanına yapışmış bu sakıza bakınca düşünüyorumda, ne güzel bir aşk yaşanmış onunla. Ve sakızıyla…
Comments Off | tags: aşk, ayakkabı, gece, gündüz, güneş, muhallebi, öpme, öpücük, sakız, şehir, sokak
Jul
25
2011
Şehre dair ne varsa üstünde taşıyordu. Saçında kumsalı, gözlerinde ışıltılı sokakları, adında denizi… Şehrin güzel kızıydı o. Şehir de güzeldi haliyle…
Hiç yoksa bile anlatacak bir kaç hikayesi vardı her zaman. Konuşmayı severdi. Birşeyler analtıyorsa eğer, dinlemek öyle sadece sesini duymak değildi: Dudaklarıyla başlar cümleye, gözleriyle bitirirdi. Gamzesiyle anlatmaya başlar, saçını kulağının arkasına atarak nokta derdi… Onu dinlerken kendini vermelisin yani… Aklından geçenlere mukayet olmayı bilmeli, gözünle kulağınla dinlemelisin.
Suskunluğu en büyük eziyetti. Neyseki eziyet etmeyi pek sevmezdi.
İnsanlara güzelliğinden verecek kadar cömertti ama ondaki güzellik hiç eksilmezdi. Çünkü güzelliği sonsuz bir kaynaktan beslenirdi. Senin istediğin gibi değil kendi bildiği gibi sever, şarkılarımda şiirlerimde adı geçsin isterdi.
Mutluluğu o kadar derindi ki dünyadaki hüznü belirginleştirirdi. Sevgisi o kadar temizdi ki, sendeki kiri gösterirdi. İşte bu benim sevgilimdi, sev gitsin dedirtirdi…
Bitmeyebilirdi belki ama malesef bitmekteydi… Ayrılığın bile sonundaydık:
Henüz gözden kaybolmamış, hala birbirimize bakıyorduk. Elime sığdırabildiğim kadar öpücük doldurup tüm gücümle ona fırlattım. Bir an yetişmeyecek sandım ama bütün o öpmeler ortalığa saçılmadan yakaladı. Az önce dudaklarımdaki aşk, az sonra onun avuçlarındaydı. Hafifçe araladığı avucundan dudaklarına yapıştım. Gerçekten öpsem bu kadar hissetmezdi sanki. Avuçlarında kalmış birkaç buseyi de yanaklarına sürüp nemli gözlerle kendinden büyük bir gülücük fırlattı boşluğa. Birazı bana değdi bu gülücüğün, kalanı da etrafındakilere. Herkes şöyle bir gülümsedi. Hoşuma gitmedi bu durum. Herbirine tek tek bakıp toplamaya çalıştım benim olan gülücüğü. Ya onlar geri vermedi ya benim gözlerim yetişmedi ya da belki o gülücük tamamen benim değildi… Bilmiyorum…
Hani dokunsa ağlayacak olursun ya, bu veda çok dokundu bana. Ağladım… Ayrılığın tadını bilir misin? Tuzlu bir tadı vardı…
Gözden kaybolduktan sonra anlatılacak birşey yok. O yoksa hiçbirşey yoktu…
Aslında bitebilirdi … Hatta geri gelmese bitmişti. Yeni bir başlangıcın başındaydık:
Üstüm başım dağınık. Çat kapı geldi bana. Dürbününden ona bakıyorum. Kapımın ardında dünyalar güzeli; Başı hafifçe öne eğik, saçını düzeltiyor. Kapıyı açmam gerek ama onu izlemekten kendimi alamıyorum. Bir yaz akşamı kapımdaki… Dünyada hayat olduğunun ispatı… Bir yaşam belirtisi…
Ah bir açsam kapıyı, daha neleri var… Daha güzel gözleri var, daha narin elleri var, daha büyük sözleri var…
Kalbimde tatlı bir telaş. Kalbim herşeyin farkında. Daha çok kan lazım vücuduma…
Hoşgeldin evime!
Sonra mı? Sonrasını anlatmamı isteme…
Çünkü gözlerim kendine sakladı gördüklerini. Dudaklarım bahsetmedi bile öpüldüklerinden. Kulaklarım hiçbirşey duymamış gibi yaptı.
Onunla bir hayat çok güzel yaşandı…
Comments Off | tags: aşk, ayrılık, dudak, erkek, gamze, göz, güzel, kadın, kalp, kapı, mutluluk, öpücük, sevgi, sevgili, veda